Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ekranlarımıza düşen bildirimler, gazete manşetleri ve köşe yazılarının satır araları bize hep aynı şeyi fısıldıyor: Dünya büyük bir hızla akıyor ve senin durup düşünmeye vaktin yok.
Bir yanda siyasetin sert polemikleri ve hukuki tartışmalar; diğer yanda küresel güç dengelerinin Orta Doğu’dan Doğu Avrupa’ya kadar yeniden şekillendiği jeopolitik satranç tahtası... Bir tarafta teknoloji dünyasının Batman’da açılan yapay zekâ liseleri gibi geleceğe uzanan atılımları, diğer tarafta ise gündelik yaşamında derinleşen ekonomik kaygılarla boğuşan insanımız... Türk medyasının zengin yazar yelpazesine göz attığınızda, ülkenin adeta koca bir düşünce Laboratuvarı gibi çalıştığını görürsünüz.
Peki, bu kadar çok sesin, bu kadar çok iddianın ve teorinin ortasında biz neyi kaçırıyoruz?
"Yeni Normal" Dedikleri Şey
Gündemi takip ederken bazen eski usul gazeteciliğin o dingin, belgelere ve hafızaya dayalı üslubuna ihtiyaç duyuyoruz. Çoğu zaman geçmişte "asla kabul edilemez" denilen uygulamaların ya da dili sertleşen tartışmaların zamanla nasıl "yeni normal" haline geldiğine şahit oluyoruz. Toplumsal hafızamız o kadar çabuk tüketiliyor ki, düne kadar çalkalandığımız bir haberi bugün tamamen unutmuş oluyoruz.
Ekonomik analizler rakamlar üzerinden uçuşurken, sokaktaki insanın hissettiği "küçülme" hissi bazen en Yalın fıkrayla ya da halk türküsüyle anlatılabilecek bir gerçekliğe bürünüyor. Teknoloji çağında yapay zekâyı konuşurken, bir yanda otizmli çocukların toplumsal kabul sorunlarını ya da sanata/kitaba getirilen engellemeleri tartışmamız, modernleşme ile zihinsel dönüşüm arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor.
Kutuplaşmanın Ötesinde Bir Arayış
Yazarların ve medyanın farklı pencerelerinden bakmak bize tek bir gerçeği öğretiyor: Gerçek, hiçbir zaman tek bir ideolojinin ya da tek bir gazete sayfasının tekelinde değildir.
- Bir grup yazar, dış politikadaki taktiksel hamleleri büyük bir jeopolitik kurgunun parçası olarak değerlendirirken; diğer bir grup bunun sahadaki acı sonuçlarını ve insani maliyetini hatırlatır.
- Bir taraf hukuki süreçlerdeki usul hatalarını ve özgürlük alanlarını savunurken; diğer taraf kamu düzenini ve devletin bekasını önceler.
Bu seslerin çatışması ilk bakışta bir kaos gibi görünse de, aslında doğruyu bulmanın tek yolu bu çeşitliliği dinleyebilmekten geçer. Kendi sığınaklarına çekilmiş, sadece kendi duygu dünyasına hitap eden yazarları okuyan birey, günün sonunda gerçekliği değil, sadece kendi yankısını duyar.
Geleceği Nasıl İnşa Edeceğiz?
Eylül ayının o kendine has hüzünlü ve toparlayıcı havası girerken; meclislerin açılacağı, yeni kararların alınacağı ve hayatın ritminin tekrar hızlanacağı bir döneme geçiyoruz.
Tarihimizin bize bıraktığı en büyük miras, kriz anlarında ve büyük dönemeçlerde bir arada kalabilme yeteneğidir. Ne teknolojiden korkan sığ bir muhafazakarlık ne de toplumun kılcal damarlarından kopuk elitist bir bakış açısı bize yol gösterebilir.
Bize gereken; hafızayı (tarihi ve hukuku) unutmayan, ekonominin reel gerçeklerini göz ardı etmeyen, ama aynı zamanda merhameti ve sanatı da hayatın merkezine koyan bütüncül bir akıldır.
Manşetler değişir, kutuplaşmalar el değiştirir, iktidarlar ve aktörler yenilenir... Fakat bir ülkenin gerçek zenginliği; vicdanını kaybetmemiş, sorgulayan ve gerçeğin peşinden gitmekten korkmayan insanların varlığıyla ölçülür. Ekranı kapatıp başımızı kaldırdığımızda asıl mesele şudur: Bu hız çağında kendi insanlığımızı ve ortak geleceğimizi ne kadar koruyabiliyoruz?
Yorumlar (0)
Henüz onaylanmış yorum bulunmuyor.