46 yıl önce bugün Türkiye yeni bir güne uyandığında Meclis yoktu, siyasi partiler kapatılmıştı ve ülkenin yönetimi askeri cuntanın eline geçmişti. 12 Eylül'ü yalnızca bir darbenin yıldönümü olarak değil, demokrasinin neden korunması gerektiğini hatırlatan acı bir tarih olarak okumak gerekiyor.
Takvimler 12 Eylül 1980'i gösteriyordu.
Türkiye bir sabaha uyandı.
Fakat o sabahın diğer sabahlardan bir farkı vardı.
Ülkenin siyasi hayatı durmuş, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin faaliyetleri sona ermiş, siyasi partilerin faaliyetleri yasaklanmıştı.
Kenan Evren ve beraberindeki kuvvet komutanlarının gerçekleştirdiği askeri darbe, Türkiye'nin siyasal ve toplumsal hayatında yıllarca sürecek derin izler bıraktı.
Bugün üzerinden 46 yıl geçti.
Fakat 12 Eylül, Türkiye'nin hafızasında hâlâ kapanmamış bir parantez.
Çünkü bazı tarihler geçmişte kalmaz.
12 Eylül sabahı ne oldu?
12 Eylül 1980'de Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu.
Genelkurmay Başkanı Kenan Evren'in başında bulunduğu Milli Güvenlik Konseyi ülke yönetimini devraldı.
TBMM'nin faaliyetleri durduruldu, siyasi partilerin faaliyetleri yasaklandı ve siyasi parti liderleri gözaltına alındı.
Darbe sonrasında hazırlanan yeni anayasa ise 7 Kasım 1982'de yapılan halkoylamasında kabul edildi.
12 Eylül'ün siyasi sonuçları kadar toplumsal sonuçları da ağır oldu.
TBMM kayıtlarına göre darbe sonrasında yaklaşık 650 bin kişi gözaltına alındı, yüz binlerce kişi hakkında işlem yapıldı, binlerce insan çeşitli cezalara çarptırıldı ve 50 kişi idam edildi.
Bu rakamların her biri aslında bir insan hikâyesidir.
Bir evin kapısının gece çalınmasıdır.
Bir annenin oğlunu beklemesidir.
Bir öğrencinin eğitim hayatının yarıda kalmasıdır.
Bir ailenin yıllarca taşıdığı korkudur.
Tarihi yalnızca rakamlarla okumak, o insanların yaşadığı acıyı görünmez hale getirir.
Darbelerin en büyük tahribatı siyasetin ötesindedir
Bir darbe yalnızca hükümeti devirmez.
Toplumun hafızasını da değiştirir.
İnsanların birbirine güvenini sarsar.
Konuşma biçimini değiştirir.
Korkuyu gündelik hayatın bir parçası haline getirir.
12 Eylül sonrasında Türkiye'de siyasete, örgütlenmeye ve düşünce açıklamaya ilişkin ağır sınırlamalar getirildi.
Bir kuşağın önemli bölümü siyasal faaliyetlerden uzaklaştırıldı.
Sendikalar baskı altına alındı.
Üniversiteler yeniden yapılandırıldı.
Basın ve ifade özgürlüğü ciddi biçimde sınırlandı.
Ve bütün bunların sonunda Türkiye'nin siyasi kültüründe uzun süre hissedilecek bir kırılma oluştu.
Belki de 12 Eylül'ün en kalıcı mirası buydu:
İnsanlara özgürlüğün ne kadar kolay kaybedilebileceğini göstermesi.
“Benim tarafıma dokunmadı” demek neden tehlikeli?
12 Eylül'ün yıldönümünde geçmişi konuşurken yalnızca “kim haklıydı?” sorusuna odaklanmak yeterli değil.
Daha önemli bir soru var:
Bir daha böyle bir müdahalenin yaşanmaması için ne öğrendik?
Darbeler konusunda en tehlikeli yaklaşım, mağduriyetin yalnızca kendi siyasi grubumuz açısından değerlendirilmesidir.
Bir ülkede özgürlükler yalnızca bize yakın insanların özgürlükleri değildir.
Basın özgürlüğü, yalnızca bizim düşüncemizi yazan gazetecinin hakkı değildir.
İfade özgürlüğü, yalnızca bizim söylediklerimizi söyleme özgürlüğü değildir.
Adalet, yalnızca bizim haklı olduğumuz davalarda gerekli değildir.
Hukukun üstünlüğü, herkes için geçerli olduğu zaman anlam taşır.
12 Eylül'ün en önemli derslerinden biri de budur.
Özgürlüğü kendimiz için istiyorsak, başkalarının özgürlüğünü de savunmak zorundayız.
12 Eylül neden bugün hâlâ konuşuluyor?
Çünkü darbeler yalnızca gerçekleştiği günün meselesi değildir.
Bir darbenin siyasi, hukuki ve toplumsal sonuçları nesiller boyunca devam edebilir.
1982 Anayasası bunun en önemli örneklerinden biridir.
Darbe döneminin ürünü olan anayasal düzen, sonraki yıllarda çok sayıda değişikliğe uğradı. Ancak 12 Eylül'ün oluşturduğu siyasi ve hukuki miras uzun süre Türkiye'nin gündeminde kaldı.
12 Eylül'ün yıldönümleri bu nedenle yalnızca bir geçmiş hatırlaması değildir.
Aynı zamanda bugünün demokrasi anlayışına tutulmuş bir aynadır.
Bugün siyasi tartışmalar sertleştiğinde, toplum kesimleri birbirini düşman olarak görmeye başladığında, “olağanüstü çözümler” kolayca dile getirildiğinde geçmişi hatırlamak gerekir.
Çünkü demokrasi en çok kriz zamanlarında sınanır.
Darbeyi önlemenin yolu darbeyi unutmamak
Türkiye'nin demokrasi tarihindeki askeri müdahaleler, yalnızca tarih kitaplarında kalması gereken olaylar değil.
Onlardan ders çıkarılması gerekiyor.
Demokrasinin güvencesi sadece anayasal metinler değildir.
Güçlü kurumlar gerekir.
Bağımsız yargı gerekir.
Özgür basın gerekir.
İşleyen bir Meclis gerekir.
Siyasi partilerin rekabet edebildiği bir ortam gerekir.
Ve bütün bunların üzerinde, toplumun demokrasiye sahip çıkma iradesi gerekir.
Çünkü demokrasi yalnızca iktidarın değil, toplumun ortak değeridir.
12 Eylül'den geriye ne kaldı?
46 yıl sonra geriye dönüp baktığımızda elimizde yalnızca siyah-beyaz fotoğraflar, gazete kupürleri ve resmi belgeler yok.
Bir kuşağın hikâyesi var.
Cezaevlerinde geçen yıllar var.
Yitirilen hayatlar var.
Koparılan eğitimler, dağılan aileler, yarım kalan hayaller var.
Ve bütün bunların yanında çok basit ama çok güçlü bir ders var:
Hiçbir siyasi kriz, demokrasiyi askıya almayı meşru hale getirmemeli.
Çünkü demokrasi kusursuz olduğu için değil, sorunları çözmenin en meşru ve en barışçıl yolu olduğu için değerlidir.
Bugün 12 Eylül'e bakarken
12 Eylül'ün yıldönümünde yapılacak en doğru şey, geçmişin siyasi kamplaşmalarını yeniden üretmek değil.
Geçmişin acılarından ortak bir demokrasi bilinci çıkarmak.
Darbeye karşı olmak, yalnızca bir siyasi görüşe karşı olmak değildir.
Darbeye karşı olmak; sandığın, hukukun, özgür düşüncenin ve insan onurunun yanında durmaktır.
Bugün 12 Eylül'ü yaşamamış milyonlarca insan var.
Onların bu tarihi bilmesi gerekiyor.
Çünkü hafızasını kaybeden toplumlar, aynı hataları farklı isimlerle yeniden yaşayabilir.
12 Eylül'ü hatırlamak bu nedenle geçmişe takılıp kalmak değildir.
Tam tersine geleceği korumaktır.
Ve belki bugün, 46 yıl sonra, söylenmesi gereken en kısa cümle şudur:
Bir daha 12 Eylül sabahı yaşanmasın.
Ne tanklarla.
Ne darbelerle.
Ne de demokrasiyi bir kriz anında vazgeçilebilir bir ayrıntı olarak gören anlayışlarla.
Çünkü bir ülkenin gerçek gücü, demokrasiyi zor zamanlarda bile koruyabilmesidir.
Yorumlar (0)
Henüz onaylanmış yorum bulunmuyor.